İki Kültür Arasındaki Kim’lik

Merve Nur Koçak Öztürk

Homojen bir yapı içinde yaşayan insanlar, kimliklerine dair soruları kendilerine daha az yöneltmiş olabilirler. Farklı kültürel yapılar arasında doğup yaşayan insanlar, bu soruların cevaplarını daha yoğun bir şekilde aramak isteyebilirler. Bu, her ne kadar bir nimet olarak görünse de beraberinde birçok problemi getirmekte, sorduğu sorulara cevap bulamayan insanlar bu noktada aidiyet problemi yaşayabilmekte veya çift kişilikli varlıklara dönüşebilmektedir. Günümüzde iki farklı kültürel yapı arasında Müslüman kimliğini sorgulatan ve bireyi, toplumda nerede/nasıl yer alabileceğini düşünmeye sevk eden bir takım çatışmalar arasında kalabilmek mümkündür.


Batı toplumu içerisinde, Müslüman bir ailede doğan çocuk, erken yaşlarda başlayan ikilemi din ve kültür sınırları içinde anlamlandırmaya başlar. Böyle bir toplum içerisinde, hem çevresinin renklerine boyanırken hem de “kim”lik arayışı içine girer. Dışarıdaki hayatında Paskalya bayramının heyecanına ortak olurken evde, Müslüman ailesinin mübarek 3 aylara uygun ritüellerini görür, ailenin bazı kurallara göre yaşamaya çalıştığına şahit olur ve yaklaşan Ramazan ayının coşkusunu hisseder. Peki hangi heyecan gerçekten ona aittir? Hangisi ne kadar kültürdür? Hangisi ne kadar dindir? Bu sorular çevresinde küçük birey aidiyetine ve kimliğine dair bir arayışa başlar. Bu anlam arayışında çoğunlukla cevapsız kalan sorular bireyde korkuları ve çekimser davranışları beraberinde getirerek kişinin iç dünyasına dönmesine, sessizleşmesine ve bütün bu duyguların altına sürüklenip gitmesine sebep olur. Bu noktadan sonra kişi, kimlik sorunlarını ve aidiyet problemlerini görmezden gelerek yaşamaya başlar.


Peki, farklı renklere boyanmış iki kültür arasında “ben” nasıl olunur, “kimlik” nasıl inşa edilir? Bu problemlerin farkına varan kişi kendini bu çıkmazın içinden nasıl kurtarabilir?


İnsan kendini, etrafındaki çevreyi, eşyayı keşfederek tanımaya başlar. İki kültür arasında yaşayan birey ise keşfettiği şeyler ile bir yandan geniş bir ufuk kazanırken diğer yandan karışıklık ve ikilem hisseder. Çocukluk döneminde, bu çatışma ortamında keşfini gerçekleştiren birey için uzun yıllar boyunca aile desteği çok önemlidir. Bu bireye her şeyden önce Rabbi tanıtılmalı, Rabbini sevmenin ne demek olduğu belletilmelidir. Daha sonra İslam dininin kültürel yapılardan daha kapsayıcı olduğu idraki verilmelidir ki bu idrak, ikilemden çıkmak için atılacak en büyük adım olacaktır. 


Birey Rabbi’ni tanıyacağı için çatışma ortamında karşısına çıkan zorlukları aşabilecek, O’nun rızası üzerine hareket etmeye başlayacak ve ahlaki değerlerini kendi vicdan tartısında tartıp o şekilde yaşamak isteyecektir. Yaşadığı toplumun kültürel farklılıklarına bir zenginlik olarak bakarken kendi kutsalına da sahip çıkacaktır. Noel bayramı dönüşü okulda öğretmeni ona “bayramda ne hediyeler aldınız” diye sorduğunda, hayali Noel hediyeleri sıralamak yerine, “Müslümanca” hareket ederek bu bayramı kutlamadıklarını ama geçtiğimiz kurban bayramında hangi hediyeleri aldığını ve nasıl bir heyecan yaşadığından bahsedecektir. Her “Müslümanca” adımı onun kimlik inşasını tamamlamasına biraz daha yaklaştıracaktır. 


Müslüman birey üzerinde, çocukluğundan itibaren kendini ifade edebilmesi için, ailesinin tutumunun da çok önemli olduğunu bilmemiz gerekmektedir. Aşırı tutucu ailelerin tutumları da aşırı ilgisiz ailelerin tutumları da Müslüman evlerin dışındaki dünyayı çocukların gözlerinde daha ulaşılmaz ve daha ideal hayatlara çevirebilir. Kendi kimliği ile çatışma yaşayan küçük bireyin, dışarıdaki kimlikleri benimsemesi çok daha kolay olabilir. Düzgün bir aile tutumu ile yetişen birey, ileride Paskalya bayramının sokaktaki görsel şöleninden zevk alıp bunun bağlı olduğu bir kültürün parçası olduğu için memnuniyet duyabilir fakat kendi “kim”liğini burada aramaması gerektiğinin de farkında olacaktır. İş hayatında ırkı ile değil, o topluma ait olan bir Müslüman olarak ahlakı, dürüstlüğü, başarısı, saygınlığı ile tanınacak, yeri geldiğinde “ötekinin” kutsal gününü tebrik edecek ama vakti geldiğinde sevdiği Rabbi’nin huzurunda secdeye gidebilmeyi de öğrenecektir. 


İki kültür arasında yetişen birey, iç dünyasına dönüp kendisine kim olduğuna dair sorular yöneltmeli ve kendini tanımaya çalışmalıdır. Ne için nefes alıp verdiğini düşünmelidir? Neden yaratıldığını sorgulamalıdır ki yaratıcısını tanıyabilsin ve O’nun ile olan dikey ilişkisini hayatının her daim merkezinde tutabilsin. Bu dikey ilişkinin gölgesi, onun Müslüman olan veya olmayan toplum ile olan ilişkisine, komşuluk ilişkisine, iş hayatına, dostluk anlayışına her daim yansıyacaktır. Avrupalı kimliği ondan asla kopmayan bu birey için yaratıcısını tanımak onun iki kültür arasında “kim”liğini bulabilmesi adına kuşkusuz en temel motivasyonu olacaktır. Sabahları kruvasan ve sert bir kahve ile güne başlayan, ismi doğu kökenli olsun olmasın, İslam evrenselliğinin simgesi olan bu Müslüman, “kim”liğini ne Arap ne Türk ne de doğulu köklerinden/kültüründen değil, direk yüce yaratıcısı ile kurduğu bağlarından inşa etmiş, dolayısıyla Müslüman kimliğini Müslüman kimliğini özgürce ifade ederek yaşamış olacaktır.


Bu noktadan sonra onun için Noel özendiği bir bayram olmaktan çıkıp, doğup büyüdüğü, vatandaşı olduğu toplumun kültürel bir zenginliği olarak kalacak, sokaktaki ışıklandırmalar, şölenler, o döneme özgü tatlar onun için ucundan tuttuğu kültürel bir şenlikten öteye geçmeyecektir. Rabbi’ni tanımış ve “kim”liğini bulmuş Müslüman ancak Batı’da yaşayan diğer Müslüman Avrupalıların meselelerini idrak edebilir ve onları aklıselim bir şekilde tartışabilir. Avrupalı Müslümanların da kendilerine ait bir multi-etnik yapı oluşturmaları ve meselelerini artık ortak bir şekilde ele almaları gerektiğinin farkına varmaları bir zorunluluktur. Aksi taktirde İslam dini evrensel bir din olarak değil, Batı toplumunda bir fazlalık olarak görülmeye devam edecektir. İslam’ın bütün kültürel ve etnik yapıları kapsayan bir din olduğunu Avrupalı Müslüman kendi “kim”liğini sorgularken idrak etmedikçe etrafındakilere de ispat edemez. En çok karşılaşılan bayram kutlamalarından örnek verecek olursak; Arap Müslümanlar, Türk Müslümanlar, Fransız Müslümanlar ve daha birçok farklı ırktan Müslümanlar olarak yaşadığımız Fransa topraklarında ortak bir bayram günü belirleyemiyoruz. Her ırk kendi ülkesindeki bayram günlerini esas alıyor ve bir toprak üzerinde tek bir dini bayram farklı günlerde kutlanıyor. Bu durum da Müslümanlar olarak bayramlarımızı Avrupa’da resmi bayramlar olarak kabul ettiremememize sebep oluyor. Müslümanlar arasındaki ayrılık böyle devam ederse artık dini bayramlar çocuklarımızın dünyasını git gide daha az ışıklandıracaktır.