Sivil Din Eğitimi Çalıştayı Üzerine

Kurtuluş Öztürk

YEKDER tarafından düzenlenen Sivil Din Eğitimi Çalıştayı’nı Yönetim Kurulu Üyesi Kurtuluş Öztürk ile konuştuk. 


‘Sivil din eğitimi’ dediğimizde ne anlamalıyız?

Din, toplumsal boyutları olmakla birlikte tek tek bireyleri muhatap alır. Teklifini muhatap aldığı şahsa yaparak, ondan bu teklifi kendi iradesiyle kabul etmesini talep eder. Dinin çağrısına olumlu cevaplar verenler, bir topluluk olarak da hayatlarını kabul ettikleri bu çerçevede organize ederler. Organizasyonun sağlıklı işleyebilmesi ise bir dizi yapılması gerekenleri beraberinde getirmektedir. Öncelikle inananların gerek kendi bireysel yaşamlarında gerekse mensup oldukları kitlenin tüm sosyal ilişkilerinde, dinlerinin yükümlü kıldığı ahlâki ve hukuki sorumlulukları bilmelerini zorunlu kılar. Bunun için de inançlarının gerektirdiği bilgi, duygu ve pratikleri kazandıracak - zamanın ruhuna uygun - müesseseleri ve metotları geliştirmek durumundadırlar. Bundan her fert bireysel olarak sorumludur. Kimsenin bu sorumluluktan bir başkasına havale ederek kurtulmak gibi bir lüksü yoktur. Sivil din eğitimi dediğimizde bu sorumluluğun sürekli olarak hatırlanmasını ve gereğinin yapılmasını anlıyoruz.   


Sivil din eğitimi üzerinden hangi başlıklar tartışılmaktadır?

Aslında bu konuda tartışma başlıklarına net sınırlamalar koymak çok mümkün olmayabilir. Çünkü başlıklar farklı ihtiyaç düzeylerine göre artırmak mümkündür. Ancak yine de başlıklarla ilgili bir derecelendirme yapılabilir. Şöyle ki, bu başlıklardan bir kısmı sadece döneme has geçici başlıklar olurken diğer bir kısmı - zaman sınırını aşarak - her dönem çerçevesi yeniden belirlenmesi gereken başlıklar olarak ortaya çıkmaktadır. Yapmış olduğumuz tasnif temel düzeyde bir tasniftir ve her bir alanın altı farklı başlıklandırmalarla zenginleştirilebilecek genişliktedir. YEKDER’in organize ettiği çalıştayda her dönem tartışılıp anlaşılması, yeniden belirlenmesi gereken bazı başlıklara dikkat çekilmeye çalışılmıştır. Çalıştayda merkeze alınan üç başlık vardı: Sivil din eğitimi konusunda dünyadaki örnekler, alternatif din eğitimi programları, Sivil Toplum Kuruluşları ile devletin ilişkileri. Bu başlıklara baktığımızda uygulamadaki birikim, uluslararası tecrübe ve  resmi otoriteyle olan ilişkiler odak olarak belirlendiği görülmektedir. Türkiye’de, sekülerliğin devletin kuruluş felsefesindeki temel dayanaklardan birisi olarak yer alması, uzun bir süre din eğitimi ile ilgili ciddi problem alanlarının oluşmasına sebep olmuştur. Ülkemiz özelinde bu başlık diğerlerinden daha fazla tartışma zemini bulmuştur.


Konuyu biraz açarsak din eğitimi konusunda devletin ve sivil kuruluşların rolü, sınırları nasıl olmalıdır?

Tarih boyu yaşanan örnekler de göstermektedir ki, dine yaklaşımla ilgili olarak sivil oluşumlarla – devlet otoritesi arasındaki makas açıldıkça sapma ve gerilim artmakta, bunların doğal sonucu olarak da çatışma yaşanmaktadır. Devlet – Sivil Toplum arasındaki uyumun sağlandığı zamanlarda ise üretilen bilgi, sosyal gerilimlerin azalmasına ve ülkenin atılım yapmasına zemin oluşturacak sonuçlar doğurmaktadır.

Din eğitimi devlet otoritesi tarafından baskılandığı zaman, sivil unsurlar din eğitimini görünür alanın dışında yürütmek durumunda kalmaktadır. Bu dışlama ve çatışma ortaya bir takım problem alanları çıkarmaktadır. Bu problem alanlarından ilki, hesap verebilirliğin ve şeffaflığın olmayışıdır. Bu sebeple arzu edilmeyen istikamette dönüşüm geçirme potansiyeline sahip yapılar ortaya çıkabilmektedir. 15 Temmuz süreci bu konuda acı fakat oldukça öğretici bir tecrübe olmuştur.  Diğer bir problem alanı ise sivil kurumlar tarafından üretilen dini bilginin, uygulama örneklerinin ve her türlü birikimin kurum içinde kalarak geniş kitlelere ulaşma imkanından mahrum edilmesidir. 

Bu sebeple sivil alanda üretilen, geliştirilen içeriklerin topluma yayılması için devlet bir imkan / araç olarak görülmeli; sivil oluşumlar ile devlet otoritesi arasındaki din eğitimiyle ilgili farklılıklar minimize edilmelidir. Bu iki alan birbirine karşıt değil, birbirini tamamlayan iki vazgeçilmez paydaş olarak görülmelidir. 

Benzer şekilde sivil kurumların bağımsız yapılar olarak kalabilmesi, özgünlüğünü ve dinamizmini koruyabilmesi açısından hayati önem taşımaktadır. Sivil unsurlar ve devlet birbirini destekleyen, birlikte sistemi yürüten iki aktör olarak karşılıklı denetim mekanizmasını aktif halde tutmalıdır. Sivil kurumların çalışmalarının, tüm toplumun erişebilirliğine açık, sorgulanabilir ve hesap verebilir olması, kurumların kendilerini değişen şartlara göre yenilemesine imkan sağlayacaktır.

Sonuç olarak din eğitiminin sivil veya devlet eliyle yürütülmesi gibi keskin bir ayrım, bunların çatışması, birbiriyle işbirliği yapmaması din eğitimi alanında dengesiz bir sonuç doğuracaktır. Ezcümle devlet otoritesi ile sivil toplum aktörlerini birbirinin karşıtı gibi konumlandırılmak yerine, devlet otoritesini doğru uygulamaların destekleyicisi olmaya teşvik etmek gerekmektedir. Din eğitimi kimsenin tekeline bırakılamayacak kadar ciddi bir konudur.